Hayatımızı Kabusa Çevirerek Sonunda Yaşamımızı Yavaş Yavaş Elimizden Alan Zehir
İçimizdeki Sinsi Düşman ŞEKER, tanıyalım; Şeker, Bir, İki veya Çok Moleküllü bir Karbonhidrattır.
Basit şeker, Tek moleküllü (Monosakkarit); Glikoz (Kan ya da üzüm şekeri olarak biliriz) veya Früktoz (Meyve şekeri olarak bilinir. Masum değil bilakis Şeytani !) gibi,
İki moleküllü (Disakkarit); Maltoz, Sakkaroz (Çay şekeri) gibi,
Çok moleküllü (Polisakkarit); Glikojen (Kas ve karaciğerde yedek depo olarak bulunur), Nişasta (Patates, Prinç veya Buğday’dan yapılan ürünler) gibi, farklı yapılar içinde bulunurlar.
Öncelikle,
İnsan vücudunun şekere ihtiyacı var mı ? ve
Hiç şeker yemesek ne olur ?
sorularına cevap vermekte fayda vardır. Zira, bunlar akla ilk gelen sorulardır.
İnsanlık 2,5 milyon yıldır yaşamını sürdürüyor, ancak rafine şeker hayatımızda ~140 yıldır vardır. 1880’lerde avrupada şeker pancarından üretilmeye başladıktan sonra ucuzlamış ve hayatımıza girmiştir. Bu örnekten de anlayabileceğimiz gibi, eğer vücudumuzun şekere ihtiyacı olsaydı, insanlık bu gün hayatta olmazdı. Yani, konuyu toparlarsak;
Eğer, hiç rafine şeker tüketmezsek, çok daha sağlıklı oluruz, ama vücudumuzun hiçbir eksiği olmaz. Bilakis, biyolojik olarak şeker, belli bir dozun üzerinde insan vücudu için “Toksik“, yanizehirdir !
Bunu en yakın, 1972 yılında İngiliz fizyolojist John YUDKIN, Saf, Beyaz ve Öldürücü (Pure, White and Deadly) adıyla yazdığı kitabında son derece açık ve gerçekçi bir dille anlatmıştır. Fakat, kendisi ve kitabı bir anda sistem tarafından silinmiş ve yok edilmiştir. Lütfen, bu konunun dünyada 50 trilyon dolarlık bir pazar olduğunun bilincinde ve gücünün farkında olalım. Bugün sigaranın üzerinde “Öldürücüdür.”, biranın üzerinde “Alkol dostunuz değildir.” diye yazmasına rağmen, şekerli gıdalarda hiçbir şey yazmamasının nedeni budur. Ancak, mesela duyarlı bir vali (California) meşrubat satışını okullarda yasaklamıştır.
Neden, İçimizdeki Sinsi Düşman, ŞEKER !
Burada, hemen “Ama, alyuvarlar, omurilik ve beyin hücrelerinin şekere ihtiyacı var !” gibi soruları duyar gibiyim.
Cevap: Evet, var. Ancak, vücudumuz bu glikoz’u besinlerle aldığımız protein, karbonhidrat veya yağlardan sindirim yolu ile parçalayarak zaten kan dolaşımına veriyor. Dolayısıyla, kan şekerimiz düştüğü zaman, vücudumuz çikolata, enerji içecekleri, cips, kek veya herhangi bir lifsiz tatlı, şekerli besinler değil, esasında sebze, et, karbonhidrat (bulgur, kepekli makarna, tam ekmek vs) gibi gıdalara ihtiyaç duyuyor, yani kısacası acıkıyoruz anlamına geliyor.
Bilakis, siz eğer bu işlenmiş gıdaları tüketirseniz, sindirim sisteminde bu besinlerin kırılımından (sindiriminden) ortaya çıkan glikoz, içlerinde lif olmadığından (bitkilerde bulunan selüloz yapı) doğrudan kana karışır ve bu kanda ani bir glikoz zıplamasına (100 mg/dl normal seviye olup, tüketilen miktara bağlı olarak 150, 200 belki 500 mg/dl seviyelerine çıkar) ve bu durum da, vücudun bu zıplamayı tekrar 100 mg/dl seviyesine düşürmek için panikle ani olarak insülin salgılamasına neden olur. Bu sonuç, vücudumuza üç yönden insan vücuduna zarar verir;
Kontrolsüz ani olarak salgılanan yüksek insülin seviyesi nedeni ile o besinlerle alınan kaloriler yağ olarak depo edilir,
Kontrolsüz ani olarak salgılanan yüksek insülin seviyesi nedeni ile kan şekeri 100 mg/dl olan normal seviyesinin biraz altına düştüğünden (85, 80 mg/dl), yaklaşık 45 – 60 dk içinde (bahis konusu besinlerle binlerce kalori alınmış olsa bile. .!) tekrar bir acıkma hissi ortaya çıkacak ve eğer yeniden aynı lifsiz işlenmiş gıdalar tüketilirse, aynı döngü yaşanacak, vücuda yağ yüklemesi ve akabinde tekrar acıkma durumu devam ederek zaman içindeobeziteye sebeb olacaktır.
Bu her bir glikoz zıplamasıdamarlarımız için bir tokattır ve zaten beyin bu zararı bildiği için panikle ani olarak insülin salgılamaktadır.
Ancak, ne yazık ki vücudumuz her an bu tokatları yiye yiye 15-20 sene sonra Tip-II diyabet ve devamında Obezite, Dolaşım bozuklukları (kardiyovasküler sorunlar), Böbrek yetmezliği, Yüksek tansiyon ve belki sonunda Metabolik sendroma giden bir tablo ile karşılaşılacaktır.
Glikoz ile gelen karanlık dünya
Vücudunuzdaki glikoz seviyesinin siz farkında bile olmadan her saniye otomatik olarak kontrol altında tutuluyor iken, bunun, elinizde küçük bir şırınga, içinde sağlıklı olduğunuz zamanlarda kendi pankreasınızdan kontrollü bir biçimde salgılanan insülin hormonu ile karnınızdan yaptığınız bir enjeksiyonla günün her saati, her dakika ve saniyesinde sizin tarafından kontrol edildiğini hayal edin. Ayrıca, her an hareketliliğiniz ve enerji ihtiyacınız arasında bir algoritma kurup hareket etmeniz, hatalı bir hesaplama sonucunda ise kan şekerinizin 50 mg/dl’nin altına düşme durumu yaşandığı anda hayatınızı kaybedebileceğiniz gerçeği ile yüz yüze olacağınızı da unutmadan. İşte bu durum birdiyabet hastasının hayatıdır, bitmeyen bir kabus gibi, tabi devamında maruz kalabileceğiniz sağlık sorunlarını düşündüğümüzde (Damar sertliği, yüksek tansiyon, böbrek yetmezliği ve gangren tehlikesinden dolayı ayakların kesilmesine varan korkunç bir tablo) bu sadece bir başlangıç . . !
Peki, biraz da nereden, ne kadar alıyoruz bu şekeri ve vücudun bunu telafi etme şansı yok mu ? konularını değerlendirelim.
Evet, var. Karaciğerimizin günlük 15 gr Früktoz direnci var. Ancak, biz kutu bir meşrubat (soğuk çaylar dahil) içtiğimizde yaklaşık 27 gr früktoz alıyoruz ve karaciğerin 15 gr’lık direnci sonrası kalan 12 gr kan yağı (trigliserit) olarak kana veriliyor. Bu şu anlama geliyor, o andan sonra vücudunuza aldığınız her bir gr früktoz, artık kan yağı olarak kana verilecek demektir. Yani 2. bir kutu meşrubat içindeki tüm 27 gr früktoz ya da yediğiniz bir meyvenin içindeki früktozun her bir gr’ı kanınıza kan yağı olarak girecek demektir.
Rakamlarla, İçimizdeki Sinsi Düşman, ŞEKER !
Son olarak, zihnimizde rakamları netleştirmek amacıyla küçük bir hesap yapalım.
Bir an için birkaç tatlı bisküvi yediğimizi düşünelim;
Kanımızda normal glikoz seviyesinin 100 mg/dl olduğunu öğrendik. 100 mg/dl demek, 1 dl kan içinde 100 mg glikoz mevcut, bu da 1 lt içinde 1000 gr yani 1 gr glikoz demektir.
Bir insanın ağırlığının yaklaşık 1/15’inin kan olduğunu düşünürsek 60 kg bir insanda 4 lt kan vardır. Her 1 lt kanda 1 gr şeker varsa, o insanın kanında yaklaşık 4 gr, yani ~1 ad kesme şeker var demektir.
O zaman, siz ~20-25 gr içinde ~3 kesme şeker içeren birkaç tatlı bisküvi yediğiniz zaman, bu besin lif içermediğinden içindeki 3 kesme şeker anında kanınıza karışarak, kanda 100 mg/dl’ye tekabül eden 1 adet kesme şekerle birlikte kan şekerinizi 400 mg/dl’ye zıplatır. Yani, normal seviyenin 4 KATINA ve bu seviye 100 mg/dl olan kabul edilebilir seviyeye düşürülene kadar damar iç yüzeyine verdiği zararı siz düşünün.
Hayal edebilmeniz açısından, paketli (rafine) besinler ve meyvelerle ne kadar şeker aldığımız konusunda fikir veren bazı karşılaştırmaları aşağıya ekledim.
İçimizdeki Sinsi Düşman, ŞEKER-Kıyaslamalar
UNUTMAYALIM, meyve de bir tatlıdır ve doğal değildir. Zira, zaman içerisinde meyve bahçeciliği ile reçel kavanozuna çevrilmiş, örneğin 1 elma taş devrindeki elmaya nazaran 3 kat daha fazla şeker içermektedir. Rafine bir tatlıdan tek farkı, içinde lif, vitamin, mineral ve antioksidanlar içermesidir.
Hepinize sağlıklı bir yaşam diler ve bu yaşamı kendinize sağlayabilmeniz için yeterli gayreti sarf etmenizi öneririm. Zira, sağlıklı bir insanın binlerce dileği, sağlığını kazanmak isteyen insanın ise sadece bir tek dileği vardır . . !
Yazar: Mehmet Tevfik KERKESER, Makine mühendisi, TVGFF Kıdemli Fitness antrenörü, KOU sağlık bilimleri enstitüsü spor bilimleri fakültesi Tezli Yüksek Lisans.
“Milli Tohum” veya “Ata Tohumu” Nedir. Milli Tohum Neden Tercih Edilmelidir.
—Milli Tohum” veya “Ata Tohumu” Nedir ?
–Milli, Saf, Yerli, Yerel, Doğal, Organik veya Ata tohumu adları ile anılmaktadır. Biz bu isimleri tek çatı olarak YERLİ TOHUM olarak adlandıralım.Yerli tohum nedir ? Yerli tohum; saf, doğal, yerel, geleneksel, atalık ve organik diye adlandırılan bir tohum çeşididir. Yerel tohum, diğer bir deyişle yerli tohum veya atalık tohum,genetiğiyle oynanmamış, döllenmiş hücredeki çekirdeğin DNA dizilimine herhangi bir müdahale yapılmamış, kimyasal maddelere maruz kalmamış, nesilden nesile aktarılabilen, atalarımızın kullandığı doğal tohumdur. Yerli tohum kendi tohumumuzdur.
—Bu tohumlar doğal sebze, meyve,buğday, pirinç, mısır gibi ülkemizin toprak özelliklerine, hava koşullarına göre geçmişten bugüne aynı şekilde kullanılabilen tohumlardır. Yani,kendi bahçenizde ürettiğiniz ve yıllarca kullandığınız tohumlar, yerli, doğal, organik tohumlardır. Yerli tohumların ekilip, büyütülmesinin ardından en iyi gelişen bitkilerden bazıları olgunlaştıklarında tohumları alınmak üzere bırakılır ve mevsimine göre nesilden nesile ilk hali korunarak aktarılır.
–Detaylandırmak gerekirse, ülkenin tüm bölgelerinin toprak özellikleri, verimi, elverişliliği, coğrafi ve mevsimsel koşulları aynı değildir. Bu nedenle farklı bölgelerde, farklı yiyecekler üretilir, bu yiyecekler bölgelere has yiyecekler olur. Örneğin; yaz meyveleri sadece yazın, Ege Bölgesi’nde yetiştirilen bir sebze sadece o bölgede ya da o bölgeyle aynı toprak ve mevsim koşullarını sağlayan bir yerde üretilebilir. Bu da ancak doğal olan yerel tohumlarla mümkündür.
—Yerel tohumlar, kısır değildir, doğurgan ve süreklidir. Çiftçiler bu tohumlardan her sene tekrar tekrar verim alabilirler. Yerel tohumlarla üretilen yiyecekler, sağlıklı, mineral ve vitamin bakımından zengin, oldukça lezzetli ürünlerdir. Üretimlerinde herhangi bir kimyasal madde kullanılmadığı için kısa sürede tüketilmeleri gerekmektedir. Hibrit tohum tek seferlik ekilir, öbür yıl ekilirse verim alınmaz.
–Ancak günümüzde bu tohum çeşidi yerini yapay hibrit tohumlara ve kimyasal içerikli GDO’lu tohumlara bırakıyor. Bunun sebebi insanların farklı ekolojilerde üretilen ürünleri de talep etmeleri ve yüksek fiyata alıcı bulan ürünlerin yetiştirilmek istenmesi üzerine değişen toprak şartlarında dayanıklılığı artan hibrid çeşitlerin tercih edilmek zorunda kalınması yer alıyor. Hatta bu durum yerli çeşitleri de tehlikeye sokuyor.
—Hibrit tohum nedir ?
Tohum çeşitlerinden bir diğeri olan hibrit tohum, yerel tohum gibi ülkemizde yasal bir şekilde üretilen tohum çeşididir. Hibrit tohum ve GDO’lu tohum terimleri çoğu zaman aynı gibi düşünülse de, birbirinden farklı tohum çeşitleridir.Hibrit tohum, melezleştirilmiş veya karma tohumdur. Aynı türe ait iki bitkinin çapraz polenleştirilmesi ile elde edilir.
–Hibrit tohumlar için hava ve toprak koşulları önemli değildir. Örneğin, bu tohumlarla seralarda gerekli hava koşulları sağlanarak üretim yapılabilir. Hibrit tohumlar sadece bir yıl kullanılır, ikinci yıl elde edilen bitkiler ve meyveleri ilk yıl üretilmiş tohumun bitki ve meyveleri ile alakası olmayan karakterler gösterir.Bu durumda üretici her yıl ticari tohum firmasından tekrar tohum almak zorunda kalır. Bu nedenlerle özellikle sebzelerde çiftçimiz ne yapacağını şaşırmış durumdadır.
–Hibrit tohumla üretilen yiyeceklerin raf ömürleri uzun olmasına rağmen bu yiyecekler lezzet bakımından yeterli değildir. Mevsim normalleri dışında yetiştirilebilip, örneğin kış aylarında bile yaz meyvelerinin tüketicilere sunulmasına rağmen, vitamin ve mineral bakımından da zengin değillerdir.
— 2006 yılında çıkarılan tohumculuk ile ilgili düzenlemede sertifikasız tohumların ticari amaçla satışı da yasaklanmış; yalnızca çiftçiler arasındaki tohum takasları istisna olarak belirlenmişti. 2006 yılında çıkarılan 5555 sayılı yasa tohumculuğa darbe vurdu. Yasanın yeniden düzenlenmesi gerekir.
—Türkiye, 2018 yılı tohum ihracatı 100 bin ton, değeri 152 milyon dolardır, en çok mısır ve ayçiçeği tohumu ihraç edilmektedir. Bunları parasal değeri 90 milyon dolardır.
—Türkiye Tohum ithalatı 40 bin ton parasal değeri 178 milyon dolardır. Bu miktar ağırlıklı olarak sebzedir ve 1000 ton sebze tohumu için 100 milyon dolar ödenmektedir. 2018 tohum üretimi, Bugday: 450.000 ton Arpa : 150 000 ton, Patates 250000 ton olup toplam Türkiye tohum üretimi 1,050 .000 tondur. 2018 yılı sonu itibariyle Türkiye tohum ihracatı 150 milyon dolar, ithalatı 178 milyon dolardır. Yerli şirketlerimiz artsa da yabancılar ülkemizde şirket kurmaktalar.
Hibrit Tohum Özellikleri:
Cazibeler
Verimi yüksek
Raf ömrü uzun,
Mevsim koşullarından bağımsız ve dayanıklı,
Hastalıklara dayanıklı
Görünümleri güzel ve bir örnektir,
İlaçlara karşı daha dayanıklı,
Daha hızlı ürün verir.
Sakıncalar
Kısır (tohumu ürün vermez),
Vitamin ve mineral içeriği zayıf,
Lezzetsiz,
İlaç ve gübre gerektirmez,
Toprağı besler ve korur. Hibrit tohumlar toprağı öldürür.
Beslenmede Unlu Mamuller Gibi Karbonhidratlı (CHO) Gıdalar Tüketmenin Önemi
Neden Unlu Mamuller Yemeliyiz ? Burada ilk önce şu soruyu sormalıyız, İskelet kaslarımız görevlerini yapabilmek için Yağ, Karbonhidrat (CHO), Protein gruplarından hangi ya da hangilerini enerji kaynağı olarak kullanabilir ?
Vücut Enerji Sistemleri
Vücuda giren besin gruplarının enerji üretim yolları
Yukarıdaki akış diyagramında görüldüğü üzere iskelet kasları ihtiyaca binaen her bir besin öğesini (Yağlar, Karbonhidratlar, Proteinler) ayrı ayrı enerji kaynağı olarak kullanabilir.
Aşağıda vücudumuzdaki enerji sistemlerini ifade eden aşağıdaki grafikte, ortadaki büyük ve geniş gri alandan da görüldüğü gibiiskelet kaslarının yakıt kullanım önceliği CHO’lardır.
Vücuda giren besin gruplarının enerji üretimindeki kullanılma öncelikleri.
Tüketilen CHO’lu bir Besinin Sindirim Sonrası Kan Şekerini Yükseltme Eğilimi
Kan şekeri değişim grafikleri.
Aşağıdaki Akdeniz tarzı Sağlıklı Beslenme Piramidinde de, en büyük hacme sahip olan taban bölümünde, yine CHO’lı besinleri görmektesiniz. Bu yüzden, günlük enerji girdisinin ~ % 40-55’i CHO’lardan gelmelidir. Burada dikkat edilecek husus, tüketilen CHO’ların vücut kan şekerini zıplatmayacak şekilde doğal ve lifli (kompleks) olmasının hayati öneme sahip olmasıdır.
Yanda, sol taraftaki grafikte lifli karbonhidrat tüketimi sonrası kan şekerinde yavaş ve az bir yükselme gözlenmektedir. Buna mukabil, sağ taraftaki grafikte lifli olmayan bir karbonhidrat alımından sonra kan şekerinin ne kadar hızlı ve zıplama tarzı bir yükselme gösterdiğine DİKKAT ediniz.
Neden Unlu Mamuller Yemeliyiz ? Çünkü, bunlar Tahıllardan üretilen Tam unlardan yapılmakta ve genel olarak lifli CHO’lar olarak isimlendirilmektedir. O zaman gelin bu konuda Prof. Dr. Yavuz Yörükoğlu’nun değerli açıklamalarına kulak verelim :
Konuşmacı: Ankara Ufuk Üniversitesi, Tıp Fakültesi, Kalp-Damar Cerrahisi Anabilim Dalı öğretim üyesi, Prof.Dr. Yavuz YÖRÜKOĞLU.
Neden Unlu Mamuller Yemeliyiz ?
Konuyu özetlersek, Vücut Enerji Üretim Yollarının akışını ifade eden ilk diyagramda görüldüğü gibi fiziksel hareketliliğimizi sağlayan iskelet kaslarımız Karbonhidrat (CHO), Protein ve Yağ olmak üzere yakıt olarak kullanılabilen bütün besin öğelerinden enerji elde edebilir. Ancak, Vücuda Giren Besin Gruplarının Enerji Üretimindeki Kullanılma Önceliklerine ait grafikte görüldüğü üzere iskelet kaslarımızın öncelikli olarak kullandığı birincil enerji kaynağı CHO’lardır. Burada en hayati konu alınan CHO’ların lifli (kompleks) olmasıdır. Bunun için de Tam ekmek, Bulgur yani tohumların hem kepeğinin (kabuk) hem özünün (ruşeym-embryo) birlikte tüketildiği Tam tahıllı gıdaların tercih edilmesi gerekmektedir.
diye sorarım Doktorlara, Diyetisyenlere, Beslenme uzmanlarına !
Pişmiş görüntüsü
Pişmiş kesit görüntüsü
Mercimekli ekmek diye, Evde un kullanmadan besin deposu yerli mercimek ile yapabileceğiniz en sağlıklı hamur işi.
İçinde, 10 Temel Aminoasidin 7 tanesinin olduğu, antik Yunan ve Mısır medeniyetlerinde ilaç olarak kullanılan besin deposu Mercimek, Yumurta, Keçi peyniri, Zeytinyağı, Soğan, Sarımsak, Dereotu, Çörekotu, Maydanoz, Kuruyemişler vs. ve ~% 10 lif içeriği ile Allah aşkına söyleyiniz, bunlar vücudumuza zarar mı, şifa mı ? ? ?
Mercimeğin Tarihçesi
1787 yılında Alman botanikçi Medikus tane şeklini dikkate alarak mercimeği “Lens culinaris” olarak adlandırmıştır.
Mercimek dünyanın en eski kültüre alınan bitkilerinden biridir. Yapılan çalışmalar mercimeğin günümüzden 12500 yıl önce insanlar tarafından kullanıldığını, fakat bu kullanımın yabani türlerin toplanıp tüketilmesinden ibaret olduğunu göstermiştir. Kuzey Suriye’de Mureybit kazılarında bulunan yabani mercimek örneklerinin M.Ö. yaklaşık 10500 yıllarına ilişkin olduğu saptanmıştır.
Mercimek, Mısırlılar, Yunanlılar ve Romalılarda insan beslenmesinde değerli bir ürün olarak popüler olmuş ve toplum hayatında bakladan sonra ikinci ürün olarak yer almıştır. M.Ö. 2400’lerde mercimek unundan ekmek yapıldığı tespit edilmiştir.
Yunanistan’da M.Ö. 8000, Orta Avrupa’da 5000-7000,
Mısır’da M.Ö. 5000 yıllarına ait örnekler ve ayrıca, 1085 yıllarında mercimek tarımı ve ticaretinden söz edilmektedir.
İçinde, A, B1, B2, B3, B6, B7, B9, D, E, K Vitaminleri, Ca, P, Zn, K, Mg, Fe Mineralleri ve Trytophan, Threonine, Isoleucine, Leucine, Lysine, Methionine, Valin temel (Esansiyel) Amino asitleri vardır..
Mercimekli Ekmek Tarifi :
No Malzeme Miktar Birim
1 Yumurta 110 (2 adet)gr
2 Zeytinyağı 100 (1,5 çay bardağı)gr
3 Yoğurt 150 (1/2 bardak) gr
4 Mercimek 300 (1 bardak) gr
5 Peynir 100 (1,5 çay bardağı) gr
6 Dereotu, Maydanoz 50‘şer (1’er demet) gr
7 Soğan, Sarımsak 125, 15 (1’er ad, diş) gr
8 Yulaf ezmesi 50 gr
9 Kabartma tozu, Karbonat 10, 15 (3 çay kaşığı) gr
10 Badem, Fındık veya Ceviz 100 (Dövülmüş) gr
11 Ç.otu, Susam, Tarçın, Karabiber15’er (3 çay kaşığı) gr
12 Tuz 5 (1 çay kaşığı) gr
Toplam ~1240 gr
Fırın ilk 20dk, 150°C, 2. 20dk 120°C, 3. 20dk 90°C,
Zeytinyağı, Tereyağı, Ayçiçek ve Mısırözü yağları; hangi yağ, nereden hangi koşullarda sağlıklı !
Zeytinyağı: Ω9,Tereyağı: Ω3,Ayçiçek ve Mısırözüyağları: Ω6 içerir.
Yağ DosyasıÖnemli not: Hayvan otla besleniyorsa tereyağında Ω3, ahırda endüstriyel yemle besleniyorsa damar tıkayıcı (Aterojenik) yağlar içerir.
Yağ dosyası-Yağların sınıflandırılması
Yağ DosyasıYağlar ile ilgili DİKKAT çekici başlıklar
Kanadada yapılan bir araştırma sonucuna göre, Margarinle beslenen annelerin sütündeki yağın %10’u Trans yağ asidi içeriyor.
Çiftliklerde, ahırlardaki hayvanlar genetik yapısına uygun yüzbinlerce yıldır alışık olduğu besin olan ot yerine Pancar küspesi, Mısır silajı,Pirinç kırığı gibi nişasta ağırlıklı gıdalar ile beslendiğinden şeker hastası olmuş, Etinde, Sütünde ve iç yağındaki, yağ asit bileşimi bozulmuş olduğundan, vücudunda damar sertliği yapıcı doymuş yağ asitleri bulunmaktadır.
Konuşmacı: İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Ana Bilim Dalı Başkanı, Prof. Dr. Kenan DEMİRKOL.
Çiftlik (Ahır) hayvanının vücudunda, çayır hayvanının vücudundakinden 5 kat daha fazla kolesterolü oksitleyen doymuş yağ asitleri vardır.
Mera hayvanının vücudunda bulunan (Süt, İç, kuyruk yağı) esas yağ asidi, Palmitik asit değil Stearik asittir ve 37.5 C°’de eridiğinden bağırsaktan emilmez. Ateşli bir durumda bir şekilde emilse bile, 15 dk sonra Oleik asit’e, yani Zeytinyağına dönüşür.
Doğal (Merada) beslenen ineğin sütünde dünyanın bugüne kadar bildiği en büyük antioksidan olan Alfaminolimik asit ve İnsüline benzer bir büyüme hormonu vardır ki, bu gençlik aşısıdır, bütün hücrelerin kendisini yenilemesini sağlayan maddedir.
Özellikle bitkisel yağların ısıtılması ile ortaya çıkan doğa dışı ve vücut tarafından üç boyutlu olarak tanımlanamayan yağlar, metabolize edilemediğinden karaciğerde yağlanma veya damar duvarında bir aterom plak olarak ömür boyu kalmaktadır.
Yağ dosyası-Aterom plak
Amerikada, Ayçiçeği ve Mısırözü yağı kullanımı sebebiyle, hastalık (Kanser, Kalp, Diyabet) masrafları o kadar arttı ki, 2002 yılında başkan Bush, halka bu yağları kullanmayın çağrısı yaptı.
Ayçiçek ve Mısırözü yağları ısıtıldığında doğada olmayan üç boyutlu yağ asitleri yani Trans yağ oluşumuna, bu da kandaki Kolesterolü oksitleyerek damar sertliğine sebep olur.
Yağ Dosyası AYÇİÇEK ve MISIRÖZÜ yağları hakkında tüyler ürpertici gerçekler
Konuşmacı: İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Ana Bilim Dalı Başkanı, Prof. Dr. Kenan DEMİRKOL.
Konuşmacı: İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Ana Bilim Dalı Başkanı, Prof. Dr. Kenan DEMİRKOL.
Günümüzde Tüketebileceğimiz En Sağlıklı Yağ; ZEYTİNYAĞI
En sağlıklı sıvı yağ, koyu renk cam şişede satılan, Isıl işlem görmemiş, Erken hasat, Soğuk Taş Baskı, sızma Zeytinyağıdır (Riviera tipi sadece %5 sızma zeytinyağı içerir).
“Zeytinyağı ısıtılınca yanar” büyük bir yalandır . . !
Bilakis, Zeytinyağı, 240°C dumanlaşma sıcaklığına sahip (Tava sıcaklığı 180°C) olduğundan kızartmalar dahil her yemek ve pişirme yönteminde güvenle kullanılabilecek YEGANE yağdır.
Erken hasat, soğuk sıkma Zeytinyağı doğanın erişkinlere sunduğu bir ana sütüdür (C.E.KARATAY)
Konuşmacı: İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Ana Bilim Dalı Başkanı, Prof. Dr. Kenan DEMİRKOL.
Nedir Bu Alkali Su ? Sevgili arkadaşlar, inanın bu “Alkali” meselesi bu makaleye rastlayana kadar benim de uzun süre zihnimi meşgul etti. Biraz uzun olmasına rağmen, konuyu akademik kaynaklara dayandırarak etraflıca anlatması nedeniyle bu ilginç makaleyi sizlerle paylaşmak istedim.
Nedir Bu Alkali Su *Kanser Hücresi
Kanser hücreleri aslında vücudumuzdaki en basit yaşam formlarıdır. Sağlıklı hücrelerin yaptığı yüksek teknoloji diyebileceğimiz çalışma biçimini terk ederek gün boyunca “nefeslerini tutarak” sadece beslenip ve büyümeyi seçerler.
Nefeslerini tutarak dememizin sebebi kanser hücrelerinin yaşamak için fazla bir oksijene ihtiyaç duymaması ve bu oksijensizliğin aslında onların var olma sebebi oluşudur. Peki, sağlıklı bir hücrenin daha düşük bir yaşam formunu seçmesinin nedeni nedir ? Bu soruya sadece ve sadece doğanın ilk kuralı olan “yaşamını devam ettirebilmek için” cevabı verilebilir. Eğer vücut hücrelerimiz yeterli oksijen alamazsa sadece iki seçenekleri olur; ya boğulup, zehirlenerek ölmek ya da az oksijenli bir ortamda yaşayacak şekilde kendilerini değiştirmek; yani bir kanser hücresi olmak.
Potansiyel Hidrojen“ sözcüklerinin kısaltması olan pH, herhangi bir solüsyon içerisindeki hidrojen iyon konsantresini gösterir. 1 ile 14 arasında bir değer olan pH skalasında 7 nötr (yüksüz) kabul edilir ve H2O formülü ile bildiğimiz su molekülündeki pozitif değerli “H+” ve negatif değerli “OH-“ iyonlarının eşit yüklerde (dengede) olduğu konumdur. Eğer “H+” iyonları fazlalık gösterirse solüsyon “Asidik” olarak adlandırılır ve fazlalığına göre 1 – 6.9 arasında bir değer alır.Eğer “OH-“ iyonları fazlalık gösterirse (dolayısı ile oksijen) o zamanda solüsyon “Alkali” olarak adlandırılır ve 7.1 – 14 arasında bir değer alır. pH değerinin 7,365 olması kanımızı “Alkali” olarak değerlendirmemizi sağlar, yani yaşam formumuz “Alkali” dir.
Hücrelerimiz Pil Gibi Çalışır
Vücudumuzdaki tüm hücreler bir pil gibi düşünülebilir. Bu pil ihtiyacı olan tüm yakıtları alıp artıklarını dışarıya atabilmek için yaklaşık 90 milivoltluk bir elektrik yüküne sahiptir. Bu elektrik yükünde hücrenin içerisine glikozu taşıyan potasyum ile oksijeni taşıyan sodyum, magnezyum ve kalsiyum birlikte girebilirler. Sağlıklı bir hücrenin güç istasyonu olan mitokondrisinde karbonhidratın oksijen yardımı ile yakılması ile enerji oluşur ve kalan artık maddeler atılır. Bu döngü aynı zamanda hücre pH değerini 7.35 olarak sabit tutar. Oksijen yakımı ile enerji üretimi döngüsünün verimliliği ise potasyuma dayalıdır. Hücresel zarda bulunan “pompa” lar ise düzgün çalışmak için magnezyuma ihtiyaç duyarlar. Bu pompalar içeriye potasyum pompalarken dışarıya da sodyum çıkartırlar.
Modern beslenme düzenimizdeki sodyum fazlası ve potasyum azlığı, yeterli magnezyum almamamız ile de birleşince hücredeki enerji düşüşü hücremizin elektrik yükünü 90 milivolttan 40 milivoltlara kadar düşürerek artık sadece potasyum yani glikozun girişine izin vererek oksijeni taşıyan minerallerin yolunun kapanmasına sebep olur. Oksijeni olmayan bir hücre pH dengesini kaybederek asidik konuma geçer çünkü bu anormal metabolik durum glikoz ile bir fermentasyona yol açarak laktik asit oluşumuna da sebep olur. Laktik asit ise hücre pH ını 6.5 in altına çeker, DNA formasyonunu bozar ve RNA mesajlamasını değiştirerek hücrenin büyüme kontrol yeteneğini siler, başka bir açıklama ile hücrenin enerji düşüşü, “P53” adı verilen ve enerji ihtiyacı yüksek olan DNA onarım geninin yetersiz enerjiden kapanmasına fakat “ras” adı verilen hücre çoğalma kontrol geninin düşük enerjide de çalışabilmesinden dolayı işleme devam ederek hücreyi kanser hücresine çevirmeye başlamasına sebep olur.
Nedir Bu Alkali Su,
Asitleşme büyük risk ! Alkalileşmek çare !
Vücudumuzda bulunan en kuvvetli asitler olan sülfirik asit, fosforik asit ve nitrik asit protein alımı fazlalığından oluşur çünkü protein vücudumuzda bölünmeye uğradığında bu asitleri oluşturur. Günlük ortalama 40 gr. tüketimi önerilen protein fazlasının oluşturduğu asitlerin böbreklerimiz dışında vücudumuzdan atılma yolu yoktur çünkü yediğimiz limon ve sirkede bulunan asetik asit ve tartarik asit gibi zayıf asit türlerinde olduğu gibi vücudumuzun bu asitleri su ve karbondioksit olarak çözümlemesi mümkün değildir. Fakat sorun bu asitlerin kuvvetli asit formunda böbreklerden atılamayacağı çünkü yollarının üzerindeki tüm organları yakacağıdır. Bu nedenle vücudumuz en değerli minerallerinden vazgeçerek bu asitlerle birleştirip nötr tuzlar halinde dışarıya atar. Sodyum, potasyum, magnezyum ve kalsiyum gereksiz yere harcanır.
Örneğin kemiklerimizdeki kalsiyum sülfürik asit ile birleşerek kalsiyum sülfat oluşturur. Sonuç olarak anlıyoruz ki ne kadar fazla protein, o kadar fazla mineralsiz, zayıf ve “asidik” vücut. Birkaç takviye mineral tableti alıp sorunu çözebiliriz diye düşünebilirsiniz ama YANLIŞ !!! çünkü vücudumuz sadece SEBZE ve MEYVE lerden alınan mineralleri hücrelerimiz için kullanabilir, başka bir deyişle; ORGANiK mineraller vücudumuzun kullanabileceği tek mineral tipi olup, kayalardan elde edilen inorganik minerallerin kullanılmasına vücudumuz uygun değildir. Örneğin bir bitkiden alacağınız sodyum, sofra tuzundaki sodyumdan çok farklıdır ve bütün sofra tuzunu yeseniz bile hücreleriniz sodyum eksikliği çekebilir çünkü inorganik mineraller vücudumuzun tamamen değişik foksiyonlarına hizmet ederler.
Kanser hücrelerinin yapısı
Kanser hücrelerinin bir marifeti de bağışıklık sisteminin kendilerini tanımasını ve müdahale etmesini zorlaştırmak için etraflarını sağlıklı bir hücre zarının 15 katı kadar kalınlıkta “fibrin” adı verilen bir protein örtüsüyle kaplamış olmalarıdır. Hayatımız boyunca vücudumuzda oluşan ve her seferinde pankreasımız tarafından salgılanan bir enzim olan “pankreatin” tarafından yokedilen kanser hücrelerinin bu kalın duvarının yıkılması pankreatin içeriğindeki tripsin ve kimotripsin enzimleri sayesinde olur. Et yemenin bağışıklık sistemine hiçbir katkısı bulunmadığı gibi tam tersine zararları bulunmakta, et proteinleri bağışıklık sistemimizin kanser hücrelerine müdahalesi için gerekli olan kripsin ve kimokripsin enzimlerini kullanıp yoketmektedir. Sebze proteinleri ise bu enzimleri kullanmamaktadırlar.
Yediğimiz “organik” yiyeceklerimizde bulunan “canlı” enzimler ısı 41⁰ C sınırını geçtiği zaman canlılığını kaybeder ve ne pankreasımıza ne de bağışıklık sistemimize faydalı olamazlar. Ayrıca vücudumuz yaşamsal önemi bulunan asit/alkali balansını korumak zorunda olduğundan, 7.4 olan alkalik pH dengemizi kronik asitleşmeye doğru adım adım götüren işlenmiş gıdalar, fast food, kızartmalar, mandıra ürünleri ve tam pişirilmiş yiyecekleri hayatımızdan çıkartarak mümkün olduğunca çiğ veya canlı enzimleri kaybolmadan buharda ısıtılmış taze sebze, yeşil salata veya meyveye dayalı “Çiğ” (Raw Food) beslenme tarzı, kanser bakış açısından işte bu temellere dayanmaktadır
Unutmayın, kanser tedavisi olmayan bir hastalık değildir ! Eğer alkali yaşam biçimine döner sağlıklı beslenip alkali içecekler tüketirsek kanseri vücudumuzdan atarız.
Nedir Bu Alkali Su *İlk Adım, Alkali Su İçin …
Alkali olmak (Alkalite) vücut hücrelerince kolayca emilen iyonize durumdaki minerallerin varlığına ve sudaki yüksek oksijen (OH-) varlığına bağlıdır. Oksijen OH- formundadır. Vücut tarafından kolayca kullanılır. Oksijenin bu formu ayrıca Serbest Radikallerin nötralize edilmesini sağlar.
YÜKSEK PH TERAPİSİ
İnsan ve Fareler Üstünde Yapılan Her Vakada Tümörlerin Yok Olduğu Gözlemlenmiş
Kütle spektrometresi ve izotop la yapılan çalışmalarda potasyum, rubidyum ve özellikle sezyum kanser hücreleri tarafından başarılı bir şekilde alınıyor. Bu alınım A Vitamini ve C Vitaminiyle Çinko ve Selenyumla destekleniyor. Sezyumla hücrelerdeki pH seviyesi 8 e çıkarılıyor. Hücrelerdeki bölünme ve yaşam ömrü kısalıyor.
Farelerde sezyum ve rubidyum kullanıldığında 2 Hafta içinde tümörlerin küçüldüğü gözlemlenmiş. Bununla birlikte farelerde kanserin yol açtığı hiç bir yan etki gözlemlenmemiş. 30’un üstünde insan test olarak kullanılmış. Her vakada TÜMÖRLERİN YOK OLDUĞU GÖZLEMLENMİŞ.BUNUNLA BİRLİKTE KANSERDEN KAYNAKLANAN BÜTÜN YAN ETKİLER 12 İLA 36 SAAT ARASINDA YOK OLMUŞ ! KEMOTERAPİ VE MORFİN ALAN HASTALARDA BU SÜRE DAHA UZUN SÜRMÜŞ. pH Terapisiyle gıda alınımına bağlı olarak kanserin tekrar etme riski çok düşük görülmüş.
İnsan hücresi ortam sağlıklıysa sağlıklı kalır. Örnek vermek gerekirse akvaryumunda yaşayan balıklar hasta olursa ne yaparsınız. Balığımı tedavi edersiniz yoksa akvaryumun suyunu mu değiştirirsiniz. Tatbikî akvaryumun suyunu değiştirirsiniz. Aynı şekilde vücudumuza bakarsak vücudumuz 70 trilyon hücreden oluşur. Doğduğunuzda vücudumuzun % 90 nını su oluşturur, öldüğünüzde ise vücudun %50 sini su oluşturur. Vücudumuzda bulunan suyun kalitesi (pH’ı) yüksekse hücrelerimiz canlı ve sağlıklıdır. Bir hastalığa yakalandığınızda hastalığı tedavi etmek yerine hastalığa sebep olan ortamı düzelttiğinizde o zaman hastalığında kalmadığını göreceksiniz. Mesela Kanseri ele alalım, kanser bir hastalık değildir. Kanser ortamın asidik seviyeye geldiğinde hücrelerin o ortamda kendilerini dönüştürme (uyumlama) durumudur !
Kanser hücresi diye bir şey yoktur !
DR. Young mikrocanlıların (microzyme) ortama göre şekil değiştirdiklerini Pleomorphism de bunların 3 aşamadan geçtiğini önce maya sonra mantar sonrada kitlelere dönüştüğünü anlatmaktadır.
Aldığımız gıdalardaki asitlerin önce kana karıştığını, daha sonra kandan dokulara geçtiğini ve dokulara geçen asitlerin hastalıklara ve kansere sebep olduğunu söylüyor. Nasıl sepette duran bozuk bir elma diğer sağlıklı elmalara bu bozulmayı aktarıp dağıtıyorsa onlarında çürümesine neden oluyorsa aynı şey vücudumuzda meydana geliyor. Hücrelerin ÇOĞALMASI KANSER DEĞİLDİR. Hücreler form değiştirmezler. Hücreler içlerine giren asitten dolayı sadece işlevlerini doğru bir biçimde yerine getiremezler.
Kanser hücresi diye bir şey yoktur !. Sadece içinde yüksek miktarda asit barındıran hücre diye bir şey vardır. Hücreler arasında bu miktar arttığında bunun başka hücrelere yayılmasını önlemek için vücudumuz bunları belirli bölgede tutarak tümörleri oluştururlar. Böylece bunların yayılmasına bedenimiz tümör adı verilen kitleler oluşturarak çözüm bulur. Bazen genetik yapımızdan dolayı vücudumuzun sadece belirli bölgelerinde bu asitler toplanır. Mesela Göğüs kanseri gibi.
Tümörler aslında problem değildir. Onlar bedenimizde neyin yanlış gittiğini gösteren işaretlerdir. Kanserin metastaz yapması hücrelerin içindeki asitlerin diğer hücrelere sıçramaya başladığını gösterir.
Kanser beklenmedik bir şekilde oluşmaz. Hayatımızda yaptığımız yeme içme alışkanlıkları bizim kanser olmamıza sebebiyet verir. Eğer asidik beslenme alışkanlığımız varsa ya da asidik bir yaşam şeklini benimsemişsek bu kansere yakalanmaya davetiye çıkarır. Eğer alkali bir yaşam biçimi seçmişsek o zaman sağlıklı ve kanserden korunmuş bir şekilde yaşarız.
Unutmayın kanser tedavisi olmayan bir hastalık değildir ! Eğer alkali yaşam biçimine döner sağlıklı beslenip alkali içecekler tüketirsek kanseri vücudumuzdan atarız.
Kemoterapinin Başarı Yüzdesi Ne Kadar ?
Yetişkin habis tümörlü kanser hastalarında sitotoksik (hücre için zehirli) kemoterapinin 5 yıllık sağ kalıma katkısı
Sonuçlar: Başarı yüzdesi Amerika’da % 2,3 Avustralya’da % 2,1. İngilizce Medikal Kütüphanede şunlar yazıyor:
“Results: The overall contribution of curative and adjuvant cytotoxic chemotherapy to 5-year survival in adults was estimated to be 2.3% in Australia and 2.1% in the USA.”
Sonra kemoterapi hakkında pubmed ne yazmış ona baktım Andreas Moritz’in söylediklerini doğrulamışlar. Kanser hastalarının 5 yıl hayatta kalma şansı Avustralya’da % 60. Şurası kesin ki cytotoxic (yani ciddi zehir demek) kimyasal tedavi ilaçları kanser hastalarının hayatta kalabilmelerinde sadece çok minör bir değişiklik yapabilir.
“Conclusion: As the 5-year relative survival rate for cancer in Australia is now over 60%, it is clear that cytotoxic chemotherapy only makes a minor contribution to cancer survival. To justify the continued funding and availability of drugs used in cytotoxic chemotherapy, a rigorous evaluation of the cost-effectiveness and impact on quality of life is urgently required.”
Kanser Ölüme Sebep Olmaz ! ! !
Andreas Moritz bu videoda bedenin nasıl kendisini tedavi ettiğini anlatıyor. Moritz bütün kanser hastalarına bakın hepsinde ‘’Vitamin D eksikliği’’ görürsünüz diyor. Burada çok pozitif konuşuyor eğer yeterli Vitamin D yani güneş ışığı alırsanız ne grip, ne nezle nede bir hastalığa yakalanmazsınız, yakalansanız bile vücut kendisini kısa sürede onarır. Vücutta tümörler oluşur, sonra yine oluştukları gibi yok olurlar. Vücudun bağışıklık sistemi güçlü olduğunda vücut kendisini çabucak tedavi eder.
Modern yaşam, bilgisayarlar, kapalı odalar, kapalı çalışma alanları, evden çıkıp işe gitme, hep kapalı ortamlarda kalma hepimizde D vitamini eksikliğine sebebiyet verebilir. Bu hep unutulan bir konu haline gelmiştir.
Sosyetik toplumumuzda en ufak durumda gidip eller yıkanır. Hâlbuki derimizin üstünde derimizi koruyan bakteriler vardır. Bu bakteriler derimizin sağlıklı kalmasını sağlar. Bu bakterileri biz yok ettiğimizde, bağışıklık sistemimiz zayıflar, tembelleşebilir. Tekrar ilginç bir görüş söylenir ki; “Kanser hücrelerinin vücudumuzda olması bağışıklık sistemini canlı ve aktif halde tutar. Bedenimizde yaşamımız boyunca her zaman kanser hücreleri vardır. Bedenimiz her zaman bu kanser hücrelerine sahiptir.”
Nedir Bu Alkali Su *Ölen insanlar kanserden ölmüyor
“Ölen insanlarda yapılan otopsilerin %80 – 85 de bu insanların tümör ya da kanserden ölmedikleri’’ yönünde bir değerlendirme. Şöyle ki; ‘’Kanserin kendisi ölüme sebebiyet vermez, kanserden dolayı ölmezsiniz. Tümörler ortaya çıkar ve sonra yok olurlar, giderler. Eğer kişi, ortamı değiştirirse, yediği diyeti düzeltir sağlıklı beslenirse, stresi düşürürse ve güneşe çıkıp D vitamini alırsa vücut zaten kendisini tedavi eder. Neden insanlar kış aylarında grip nezle olurlar çünkü vitamin D düşük orandadır. Neden gribe yakalanırız ? mikroplardan dolayı hasta olmayız. Yetersiz egzersiz, yetersiz gıda ve yetersiz D vitamininden dolayı hasta oluruz. Amerikalıların % 85 vitamin D düşüklüğü vardır. Kanser hastalarına baktığımızda vitamin D eksikliğine sahip olduklarını görürüz. 2 gün önce bir üniversitede yapılan araştırmaya göre (Creighton university school of medicine) kanser hastalarının % 77 si vitamin D seviyesi normal seviyelerde olduğunda korunurlar yani kanser olmaktan korunurlar. Eğer % 77 başarı şansı varsa düşünsenize ilaç şirketleri için % 77 lik bir kayıp demek bu !
Kemoterapi ilaçlarının başarı oranı % 2,3 tür. Avustralya’da bu % 2,1’dir. Radyo terapinin başarı oranı %2,2 civarındadır. Güneşin tedavi etme gücüyle bu oran karşılaştırıldığında (% 77). Eğer yeterli D vitamini alırsanız ne nezleye, ne gribe ne kansere ne diyabet hastası olmazsınız. Bütün bu hastalıklar düşük D vitamini eksikliği sebebiyle oluşur”
Kolesterol sayesinde vücudumuz aslında hayatta kalıyor
Çok mantıklı anlatıyor, öncelikle kolesterol için eğer tereyağı yemezseniz kolesterolünüz yükselir diyor. Vücudunuzda kolesterol üreten birincil organ karaciğerdir. Eğer dışardan yağ almazsak bu sefer bu yağın 4 kat fazlasını vücut üretir, böylece kolesterol seviyeniz yükselir. Ama yağ tüketirseniz kolesterol seviyeniz dengelenir ve düşer. Eğer yeterli kolesterol üretemezseniz kalp krizi riskiniz yüksektir. Hiç bir zaman yüksek kolesterolle kalp krizi ilişkisi doğrulanmamıştır. Yeterli kolesterol yoksa kalp krizi geçirirsiniz. Eğer statin hapları kullanarak kolesterolü azaltırsanız, bedenin kendisini tedavi etme mekanizmasını bozarsınız. Karaciğer safra (bile) üreterek vücudunuzun kendisini tedavi etmesini sağlar. Eğer karaciğer yeterli safra salgılayamazsa, yediğiniz gıdaları sindiremezsiniz. Yediklerinizi sindirebilmek için safraya ihtiyacınız vardır.
Statin haplarını (kolesterol düşürücü haplar) alarak aslında vücudunuzun her hücresine zarar verirsiniz. Vücudun sindirme sisteminde zarar verirsiniz. Kolesterol düşürücü hapları alırsanız karaciğer problemleri yaşamaya başlarsınız. Karaciğer yetmezliği bundan dolayı gerçekleşir. Bu hapları aldığınızda karaciğerin çalışma kapasitesini bilmiyorsunuzdur.
Not: Şimdi videoyu baştan tercüme ediyorum: Bayan soruyor kolesterol ve kalp krizi geçirme hakkında ne düşünüyorsunuz?
Statinler yani kolesterol düşürücü haplar tüm zamanların en büyük para getirisi olan haplardır. Kolesterol 220’ydi şimdi onu aşağıya çekmeye çalışıyorlar (bu değer 50 yıl önce 300 civarındaydı) şimdi 180’lere indirmeye çalışıyorlar. Bu sayede milyonlarca hasta kazanıyorlar. Gerçek kolesterol seviyesinin ne olması gerektiğini gösteren bilimsel hiç bir veri yok ‘tur. Kolesterolü düşürdüğünüzde kanser olma riskinizi yukarıya çekersiniz. Sadece kanser olma riskinizi yükseltmekle kalmaz, kalp krizi geçirme olasılığınızda yukarı çekersiniz. Parmağınızı kestiğinizde orayı onarmak için giden ilk hormon kolesteroldür. Kolesterol yoksa vücudunuzu onaramazsınız. Kanamanın durmasını sağlayan, o bölgenin iyileşmesini sağlayan kolesteroldür.
Kolesterol bizi hayatta tutan şeydir. Kolesterolü düşürdüğünüzde vücudun kendisini tedavi etme mekanizmasını bozarsınız. Vücut kendisini onaramaz. Kolesterole ihtiyacımız vardır. Eğer tereyağı yemezseniz, bu sefer karaciğer 4 kat fazla kolesterol üretmek zorunda kalacaktır.
Kaynak: http://www.youtube.com/watch?v=cs_cY6jNPZY
Su Dosyası *Su, dünyamızın ve bünyemizin 3/4’ünü oluşturan yaşam kaynağımız.
Her ne kadar dünyamızın 3/4’ü suyla kaplı olsa da,bunun içilebilir miktarının % 3’den az olduğu ve bunun da her an Kimyasal gübre, İlaç, Deterjanlar, Sanayi atıkları, Petrol ürünleri vs. ile kirletildiğini unutmayalım. Şu anda dahi, California’daki bir kasabadasuyun eve 0,5 lt’lik pet şişe kolileriyle temin ediliyor olması ibret alınması gereken acı bir gerçektir. Bütün ihtiyaçlar için 0,5 lt’lik şişelerin kullanılacağı günlerin uzak olmadığını düşünerek, mevcudu son derece iktisatlı kullanmamız gerektiğini Lütfen, hatırımızdan çıkarmayalım.
Su, vücudumuzun gereksinim duyduğu en temel ihtiyaç olup, yaşam için oksijenden sonra en önemli, en sık ve en fazla miktarda tüketilen bir besin öğesidir. Vücut ağırlığının % 2-3’ünden fazla su kaybı “Dehidrasyon” olarak tanımlanır. Bu kaybın % 10’lara ulaşması durumunda hayati tehlike söz konusudur.
Tam da, diğer besin öğelerine nazaran (Yağ, Karbonhidrat, Protein, Vitamin ve Mineraller) daha sık ve fazla tüketildiğinden bahsetmişken suyun, genelde göz ardı edile son derece hayati öneme sahip başka bir özelliği ile konuya giriş yapalım;
Bir sıvının içindeki p(H⁺)=-log[H⁺] veya p(OH⁻)=-log[OH⁻]iyon yoğunluğu miktarına bağlı olarak Asit veya Baz olma seviyesini tayin eden ölçü birimidir. 0 (Asit) —–7 (nötr) —–14 (Baz) arasında bir değer olduğunu ve yukarıdaki renklerin bu ifadeler için tanımlanmış uluslararası renkler olduğunu belki ortaokul sıralarından hatırlarsınız. Bizim kanımız da7,35, yani çok hafif bazik taraftadır. Ancak, bu değerdeki küçük sapmalar, örneğin 7,1’e düşmesi Metabolik asidoz, 7,0’a düşmesi ölümümüze neden olur.
Ne yazık ki, yoğun bir hayat süren günümüz insanı gıdası için gerekli özen ve zamanı ayırmak yerine, Beyaz Un, Şeker, Pirinç, Doyurulmuş (Hidrojenize, Trans) Yağlar, E’li katkılar vs. ile üretilmiş, işlenmiş (Rafine), kızartılmış, hazır endüstriyel gıdalar, Asitli içecekler gibi hazır besinleri tercih ve rağbet ederek, sağlıklı olan Bazik yapısını (Kan pH⁺:7,35) Asidik hale getirerek, başta Aşırı şişmanlık (Obezite), Kanser olmak üzere kronik hastalıklara maruz bırakıyor.
İşte bu yüzden içtiğimiz Su, yukarda anlatıldığı üzere asla 7,35‘az olmamak kaydıyla, 8,0, 8,5 civarında tüketilmesi tercih edilmelidir. Suyun 8,0, 8,5 olarak alınması, besinlerle aside giden kan pH’ımızı dengeleyerek bizi bu dertten kurtaracak önemli bir rol oynayacaktır.
Konuşmacı: Hay Sağlık Merkezi kurucusu Uzman aile hekimi Dr. Ender SARAÇ.
Nereden temin edilmeli ve Nasıl taşınmalı
Su, konusunda dikkat edilmesi gereken diğer önemli hususlar, suyun nereden temin edildiği, nasıl taşındığı ve muhafaza edildiğidir. Ne yazık ki, günlük hayatımızda kullanılan pet şişeler Ftalat, 19 lt’lik damacanalar ise Bisfenol A ihtiva etmektedir. Bu kimyasal maddeler vücudumuzun hormon sistemini (Endokrin) bozarak göğüs kanserinden, şişmanlatıcı etkiye kadar bir çok zarar veriyor. Bu yüzden, tercihen evinizebir filtre cihazı alın ve suyunuzu evden bir cam şişe ile yanınıza alınız.
Konuşmacı: İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Ana Bilim Dalı Başkanı, Prof. Dr. Kenan DEMİRKOL.
Su, konusunda en çok kafa karıştıran bir mevzu da, günlük içilmesi gereken miktardır. Herkesin kilosu, bünyesi, genetiği, metabolizması, yaşam tarzı, alışkanlıkları, bulunduğu ortam koşulları farklıdır. Dolayısıyla, bu miktarı tayin etmenin en sağlıklı yolu idrar renginizin şeffaf açık sarı olmasını sağlayacak kadar suyu tüketmenizdir.
Konuşmacı: Florence Nightingale Hastanesi, Kardiyoloji ve İç hastalıkları uzmanı, Prf.Dr. Canan Efendigil Karatay.
Omega 3 neden bu kadar önemli; 1) Vücudumuz tarafından üretilemeyen elzem (Esansiyel), yani dışardan almak zorunda olduğumuz bir yağ asididir.
2) Bitkisel ve Hayvansal olmak üzere 2 çeşidi vardır. Zira, ben Omega 3 alacağım diye yıllarca semizotu, ceviz vs. peşinde koştuğumu hatırlarım. Ancak, bizim Bitkisel değil, Hayvansal Omega 3’e ihtiyacımız vardır. Hayvanlar (Koyun, İnek, Balık vs.) Omega 3’ü bitkilerden alıp bu dönüşümü kolayca yapabilmektedir. Ne yazık ki, bizim bünyemiz Bitkisel Omega 3’ü HayvansalOmega 3′e çevirme konusunda pek başarılı değildir. İhtiyacımız olan 1,6 gr/gün Hayvansal Ω 3’ü vücudumuza sağlayabilmek için 14 kg semizotu veya 3 kg ceviz yememiz gerekmektedir. Halbuki, hayvansal kaynaklardan elde ettiğimiz 1,6 gr Omega 3 vücudumuz tarafından % 100 kullanılabildiği için günlük ihtiyacımızı karşılamak için yeterli olacaktır.
3)Omega yağ asitleri grubundan Ω5 sadece Bitkisel, Ω6 zeytin yağının içinde mevcut, Ω7’nin Hayvansalı doğada pek bulunmuyor, Ω9 ise zeytinyağının kendisidir. Ancak, Ω3 yalnız ot yiyen hayvanların ürünlerinde bulunmaktadır. Ne yazık ki, günümüzde Koyun, İnek ahırda, Balık çiftlikte, Tavuk kümeste hiçbiri ot yemiyor, hepsi endüstriyel yem ile besleniyor. İşte bugün, Ω3’ü hayvanlardan temin etme yolu son derece sınırlı olduğu için Ω3 devamlı gündemde bulunuyor.
4) Vücudumuzdaki 17 trilyon hücrenin, 3 katlı Lipoprotein yapısındaki zarının 2 lipit (yağ) katının ana bileşenidir. Aşağıda madde madde belirtildiği şekilde vücut hücrelerimiz için ciddi yaşamsal faydalar sağlayan koruyucu bir elemandır .
Bitkisel Ω 3= (ALA) α-linolenik asit,
Ω 3, kimyasal adı (ALA) α-linolenik asit (18:3 n-3) olan, yani 18 karbonlu, 3 çift bağı olan Doymamış bir yağ asididir.
Hayvansal Ω 3= (EPA) Eikosapentaenoik asit,
Ω 3, kimyasal adı (EPA) eikosapentaenoik asit (20:5 n-3) olan, yani 20 karbonlu, 5 çift bağı olan Doymamış bir yağ asididir.
Hayvansal Ω 3= (DHA) Dokosaheksaenoik asit,
Ω 3, kimyasal adı (DHA) eikosapentaenoik asit (22:6 n-3) olan, yani 22 karbonlu, 6 çift bağı olan Doymamış bir yağ asididir.
Konuyu zihnimizde netleştirmek amacıyla gelin bu elemanın yağlar içinde hangi sınıfta olduğuna bakalım.
Yağların sınıflandırılması
Konuşmacı: İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Ana Bilim Dalı Başkanı, Prof. Dr. Kenan DEMİRKOL.
Konuşmacı: İç Hastalıkları Uzmanı, Diyetisyen, Yazar, Prof. Dr. Osman MÜFTÜOĞLU.
Vücudumuzun Ω 3 ihtiyacı:1,6 gr/ gün Hayvansal. Omega 3 Neden Bu Kadar Önemli.
Ω 3 Vücudumuza Farklı Yönlerden Hayati Faydalar Sağlıyor, Omega 3 Neden Bu Kadar Önemli.
Sağlıklı olmak için günde 1,6 gr Hayvansal Ω 3 ihtiyacımız vardır, Omega 3 ile İlgili Önemli Ayrıntılar
Omega (Ω) 3 ile ilgili önemli ayrıntılar, günlük ihtiyacımızın Bitkisel kaynaklardan ziyade biyoyararlılığı %100 olan Hayvansal kaynakları tercih etmekle başlıyor. Bu miktarı da, içeriği şüpheli haplar yerine öncelikle Organik, Halk veya Köylü pazarlarında, ot yiyen hayvanların ürünlerinden almayı tercih etmeliyiz.
Omega 3, vücut hücrelerimizin zarında yer alır ve hücreyi dış tehditlerden koruyan vazgeçilmez bir yağ asididir.
1)Ω 3’ün kaynağı yeşil bitkilerdir ve (ALA) Alfa linolenik asit adı verilenBitkisel Omega 3 içerir.
2) Kara hayvanları ot, balıklar yosun ile beslenir, buradan aldıkları Bitkisel Ω 3’ü vücutlarında rahatlıkla(EPA) Eikosapentaenoik asit ve(DHA) Dokosaheksaenoik asit adı verilenHayvansal Omega 3‘ler olarak sentezleyebilirler.
Omega 3 açık formülleri
3) Ancak, vücudumuz 7 gr Bitkisel Ω 3’den sadece 1 gr Hayvansal Ω 3 (~%15 verim ile) sentezleyebilirken, hayvanlardan sağladığı Ω 3’ü 1’e 1 olarak (%100 verim ile) kullanabildiğinden, Hayvansal Omega 3 alımı önem kazanmaktadır.
4) Balıklar yosun yediği için yağ dokularında Omega 3 mevcut, ancak bunun için balıkların serbest dolaşıyor olması gerekir. Ne yazık ki, Endüstriyel yemle beslendiği içinÇiftlik balıklarında Ω 3 yoktur.
5) Diğer yandan, denizlerimizde ağır metal zehirlenmesi olduğundanhaftada iki kereden fazla balık tüketimi önerilmemektedir.
Konuşmacı: İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Ana Bilim Dalı Başkanı, Prof. Dr. Kenan DEMİRKOL.
6) Omega 3 temini için balık ve/veya takviye kullanmak yerine, en sağlıklı yol ot yiyen hayvanların ürünlerine erişmektir. Zira,ot yiyen hayvanın etinde de, sütünde de, yağında da Hayvansal Omega 3 vardır.
7)Unutulmamalıdır ki, hap olarak alınan takviyelere Z.yağı, Omega 6 vs. farklı yağların katılması, ağır metal içermesi, hayvansal yerine Bitkisel Omega 3 içermesi veya renk ve kokudan arındırmak üzere ısıl işlem görmüş ise yağın özelliğini yitirmesi gibi tehlikeler mevcuttur.
Konuşmacı: İç Hastalıkları Uzmanı, Diyetisyen, Yazar, Prof. Dr. Osman MÜFTÜOĞLU.
Omega ailesi 5 farklı yağ asidinden meydana gelir. Omega, ön eki ile ifade edilen bu yağlar vücut tarafından üretilemeyen elzem (*Esansiyel), yani besinlerle dışardan almak zorunda olduğumuz yağ asitlerini ifade eder.
*Organizmada sentezlenemeyen, dışarıdan besinlerle alınması gereken, alınmadığı zaman yetersizliği sonucu kendine özgü semptomlar oluşturan yağ asitlerine Esansiyel (Elzem yağ asidi) denir.
Konuşmacı: İç Hastalıkları Uzmanı, Diyetisyen, Yazar, Prof. Dr. Osman MÜFTÜOĞLU.
Bu yağ asitleri sırasıyla; * Omega Ailesi
Omega-3, Omega Ailesi
Bitkisel:α-linolenik asit (ALA), (18:3 n=3),
Semizotu, Keten tohumu yağı, Kuru baklagiller, Kenevir tohumu yağı, Ceviz vs. içinde bulunur,
Hayvansal: Eikosapentaenoik asit (EPA), (20:5 n=3),
Dokosaheksaenoik asit (DHA), (22:6 n=3),
İnek, Koyun, Keçi, Tavuk gibi serbest gezinen, Ot yiyen hayvanların Et, Süt, Peynir, Yoğurt, Yumurtası, serbest gezinen, Yosun yiyen Balıklar vs. içinde bulunur,
Omega-5,
Bitkisel: Punisik asit (PA), (18:3 n-5),
Bazı tropik meyve çekirdeklerinde, ama ülkemizde Nar ve Kudret narı vs. içinde bulunur,
Omega-6,
Bitkisel: Linoleik asit (LA) (18:2 n=6),
Ayçiçek yağı, Mısırözü yağı, Çiya tohumu, Pamuk çiğiti yağı vs. içinde bulunur,
Hayvansal: Araşidonik (AA) (20:4 n=6),
Karaciğer, Beyin, Et, Tavuk, Yumurta vs. içinde bulunur,
Omega-7,
Bitkisel: Palmitoleik asit (POA) (16:1 n=7),
Bazı tropik meyve çekirdekleri ve deniz yosunlarında, ama ülkemizde Yalancı İğde vs. içinde bulunur,
Hayvansal: Vaccenic asit (VA) (18:1 n=7),
Not: Doğada pek bulunmayan bir yağ asididir.
Omega-9, *Omega Ailesi
Bitkisel: Oleik asit (OA) (18:1 n=9),
Zeytinyağı, Fındık yağı, Avokado, Susam, Kuruyemişler vs. içinde bulunur.
Hayvansal: Eicosantrienoik asit (20:3 n=9), Palmitoleik asit (16:1 n=9), Miristoleik asit (14:1 n=9),
Not: Hayvansal kaynaklarda az miktarda bulunan bir yağ asididir.
Genel bakış:
Omega grubunun hepsi tekli veya çoklu doymamış yağ asitleridir. Doymamış yağ asitlerinin zincirlerinde çift bağlar ve bazı fonksiyonel gruplar bulunur.
Oda sıcaklığında sıvıdır ve bitkisel yağlar, zeytin ve yağlı balıklarda bulunurlar.